Dr. Süleyman Çam Photography

Dr. Süleyman Çam Photography

BENİM MONA LİSAM ANNEM

DR.SÜLEYMAN ÇAM FOTOĞRAFÇILIK

Nikon D810,  Nikon AF-S NIKKOR 24-70mm f/2.8G ED Lens
Pozlama süresi: 1/250 s,   Diyafram Açıklık değeri: f/5,6,   Odak uzaklığı: 50 mm  ISO: 400

BENİM MONA LİSAM ANNEM  Trabzon  Kaşüstü köyü   2014, Aralık

Fransa’nın Paris şehrinde tıp eğitimime devam ettiğim bir yılın sonunda, final sınavlarını tamamlayıp sonra hem tatilimin bir kısmını hem de aile ziyaretimi gerçekleştirmek için Kaşüstü köyündeki evimize döndüm.
Daha önceleri, yaşamımız gereği nadir olarak sabahları bir araya gelebiliyor ve birlikte kahvaltı masasına oturabiliyorduk. Birbirimize olan özlemimizden olmalı ki, benim dönüşümle birlikte sabahları bütün aile toplanarak keyifle kahvaltı yapmaya başladık. Bundan önce hiç fark etmediğim -belki de ilgi alanıma girmediğinden gözlemleyemediğim- bir durum karşısında tepki verme gerekliliği hissettim. Bu, yeni yeni doktor kimliğine bürünmemden kaynaklanıyor olmalıydı. Kahvaltı masamızda annemin, bardağının yarısına kadar şeker doldurduğunu fark eder etmez heyecanla müdahale ederek:
“Anne hiç bardağın yarısına kadar şeker doldurulur mu?” Sorusunu yönelttikten sonra, annemin alaycı ve şaşkın bakışlarına açıklık getirmem gerekçesiyle söze devam ettim.
O zamanki bilgilerim doğrultusunda Şeker hastalığının ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, vücut organlarına verdiği zararı, hazır kaloriden dolayı şişmanlatabileceğinden bahsettim. Hiç de ikna olmamış gibi aynı bakışları devam ettirmesine rağmen;
“Peki, bundan sonra daha az şeker koyarım.” dedi. Annem; boş olan çay bardağını epeyce bir süre masada beklettikten sonra, içine iki çay kaşığı şeker koyarak çayının doldurulmasını istedi. İyice karıştırdıktan sonra şekerin tamamının eriyip erimediğini kontrol etti ve ilk yudumunu aldı, hiçbir şey söylemedi; fakat memnuniyetsizliği de yüz ifadesine yansımıştı.
Ben Paris’e geri dönene kadar da çayına iki çay kaşığı şekerden fazla koymadı. Artık annem az şekerle çay içmeye alışmış gibiydi; fakat gün geçtikçe içtiği çay miktarında da azalma oldu.
Paris’te yaşadığım yıllarda perşembe günleri öğleye doğru; demir paralarla çalışan telefon kabinlerinden ailemi arar, onlara durumum hakkında bilgi verir, hal hatır sorardım. Bu sohbetin uzunluğu, biriktirebildiğim demir paraların elverdiği ölçüde sürerdi. Telefon görüşmelerim bittikten sonra, bir sonraki sohbet için demir birlikleri biriktirmeye özen gösterirdim.
Paris’e dönüşümün ilk perşembe günü, evi aradım, ayrılık ve hasretten bahsettikten sonra ağabeyim bana: “Annem, sen gittikten sonra arkandan epey gözyaşı döktü.” dedi; fakat şunu da söylemeyi ihmal etmedi:
“Gitti de rahat bir çay içtim.”

Dr. Süleyman ÇAM